İçeriğe geç

Meşgul Görünmek: Zamanın Yeni Gösterisi

/

Meşgul olmak gerçekten hayatı doldurmak mı, yoksa içimizdeki boşluğu görünmez kılmanın daha kabul edilebilir bir yolu mu?

Bir insanın kendini anlatırken en sık başvurduğu cümlelerden biri artık şu: “Çok yoğunum.” Bazen bunu gerçekten söylüyoruz. Bazen de söylemeye ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü yoğunluk, yalnızca zamanımızın dolu olduğunu değil; hayatta bir yer kapladığımızı, birileri tarafından beklendiğimizi, bir şeylerin içinde olduğumuzu da ima ediyor.

Eskiden boş vakit, rahatlığın ve imkânın göstergesi sayılırdı. Bugün ise neredeyse tersine dönmüş bir dünyadayız. Dolu takvim, peş peşe toplantılar, cevap bekleyen mesajlar, yetişilmesi gereken işler… Bunların tamamı, modern insanın etrafında görünmez bir itibar alanı kuruyor. Sanki zamanı olmayan insan daha değerli, daha gerekli, daha talep edilen biriymiş gibi.

Bu yüzden meşguliyet, çalışma düzeninin yanı sıra bir temsil biçimi hâline geldi. İnsan, ne kadar dolu olduğunu anlatarak kendini de anlatıyor. Bazen yorgunluğunu değil, önemini göstermeye çalışıyor. “Vaktim yok” cümlesi, kimi zaman basit bir açıklama olmaktan çıkıp sessiz bir statü işaretine dönüşüyor.

Yoğunluğun itibarı

Meşgul görünmenin bu kadar güçlü bir işaret hâline gelmesi tesadüf değil. Modern kültür, üretkenliği bir davranışın ötesinde neredeyse ahlaki bir değer olarak kodluyor. Çalışan, yetişen, cevap veren, üreten ve sürekli hareket eden insan daha makbul kabul ediliyor. Durmak ise kolayca tembellik, ilgisizlik ya da geri kalmışlık gibi okunabiliyor.

Bu algı, insanı yalnızca çalışmaya değil, çalıştığını göstermeye de zorluyor. Sosyal medyada paylaşılan takvimler, dizüstü bilgisayar başında çekilen kahve fotoğrafları, bitmeyen toplantı cümleleri ve “bugün de çok yoğunuz” vurguları bu yeni gösterinin küçük parçaları. Burada mesele yalnızca meşgul olmak değil; meşguliyetin başkaları tarafından görülmesidir.

Fakat bu görünürlük garip bir çelişki taşır. İnsan yoğunluğunu gösterdikçe daha güçlü görünmek ister, ama aynı anda kendi yorgunluğunu da sürekli yeniden üretir. Dışarıya “aranan biriyim” mesajı verirken, içeride “durursam eksilirim” korkusuyla baş başa kalır.

Sosyal medya ve kaçırma korkusu

Sosyal medya bu duyguyu daha da hızlandırıyor. Başkalarının hayatı, çoğu zaman kesintisiz bir hareket hâlinde karşımıza çıkıyor: biri seyahatte, biri toplantıda, biri yeni bir projede, biri yeni bir çevrenin içinde. Kendi sakin anlarımız, bu akışın karşısında eksiklik gibi görünmeye başlıyor.

Burada kaçırma korkusu yalnızca bir etkinliği kaçırmakla ilgili değil. Daha derinde, bir bağın dışında kalma endişesi var. İnsan, başkalarının bir araya geldiği, konuştuğu, ürettiği, eğlendiği ya da ilerlediği bir dünyanın dışında kalmaktan korkuyor. Bu yüzden boş zaman bile huzur değil, tedirginlik üretebiliyor.

Telefonu kontrol etmek, bildirim beklemek, bir şey paylaşmak ya da birilerine yetişmeye çalışmak; bütün bunlar bazen gerçek bir ihtiyacın değil, görünmez kalmama arzusunun sonucu oluyor. Meşguliyet, insanın kendine “ben hâlâ akışın içindeyim” deme biçimine dönüşüyor.

Durmanın huzursuzluğu

Asıl mesele belki de burada başlıyor: Durduğumuzda neyle karşılaşıyoruz?

Çünkü meşguliyet, yalnızca dış dünyaya verilen bir mesaj değildir; iç dünyaya karşı kurulmuş bir savunma da olabilir. İnsan bazen düşünmemek için çalışır. Hissetmemek için plan yapar. Boşlukla karşılaşmamak için takvimini doldurur. Kendi içindeki sessizliği bastırmak için sürekli yeni bir görev arar.

Belki de modern insanın en büyük yorgunluğu, çok şey yapmasından değil; hiçbir şey yapmadığında kendini suçlu hissetmesinden doğuyor.

Ben de bu duyguyu tanıyorum. Gün içinde boş bir aralık belirdiğinde, bazen içimde açıklaması zor bir huzursuzluk oluşuyor. Sanki bir şeyleri kaçırıyormuşum, geride kalıyormuşum, yeterince üretmiyormuşum gibi. Oysa belki de o an yalnızca duruyorum. Yalnızca hiçbir şey yapmıyorum. Fakat bunu bile savunmam gerekiyormuş gibi hissediyorum.

Bu nokta önemli. Çünkü insanın kendine ayırdığı sessiz zaman bile artık gerekçelendirilmek zorunda kalıyor. Dinlenmek, ancak daha sonra daha iyi çalışmaya yarayacaksa meşru kabul ediliyor. Boşluk, kendi başına değerli bir alan değil; verimliliğe hizmet ettiği ölçüde kabul gören bir ara durak gibi görülüyor.

Boşluğu kabul etmek

Oysa insan yalnızca ürettiği zaman var olmaz. Bazen düşüncenin, yazının, sezginin ve hatta karakterin oluşması için görünürde hiçbir şey yapmayan zamanlara ihtiyaç vardır. Dışarıdan bakıldığında verimsiz görünen o aralıklar, içeride bir şeylerin yerli yerine oturduğu anlardır.

Bu yüzden meşguliyet kültürünü sorgulamak, tembelliği savunmanın aksine, insanın kendi zamanıyla daha dürüst bir ilişki kurmasını istemektir. Gerçekten gerekli olanla yalnızca görünmek için yapılanı ayırabilmektir. Dolu bir takvimin her zaman dolu bir hayat anlamına gelmediğini fark edebilmektir.

Belki de mesele, daha az şey yapmak değil; yaptığımız şeylerin arkasındaki ihtiyacı daha açık görmek. Meşgul olduğumuzda gerçekten bir anlamın peşinden mi gidiyoruz, yoksa yalnız kalmamak için mi hareket ediyoruz? Çalışıyor muyuz, kaçıyor muyuz? Üretiyor muyuz, yoksa yalnızca kendimizi kanıtlamaya mı çalışıyoruz?

Bu soruların kesin cevapları yok. Fakat insan bazen kendi yoğunluğuna biraz mesafeden bakmalı. Çünkü sürekli dolu görünen bir hayat, her zaman sahici bir hayat olmayabilir. Bazen asıl cesaret, takvimi doldurmakta değil; boş kalan yere bakabilmektedir.